Posted by: marifetullah | Ağustos 10, 2007

Süleyman DAĞ “Hz. Muhammed (s.a.v)’in Azim ve Kararlılığı”

Süleyman Dağ
 Güç ve iradeyi elinde tutan, bizi iman üzere yaşatan, yerde ve gökte yegane tasarruf sahibi Allah’a(c.c) hamdolsun. Salat ve selam, Örnek Kul son Resul Peygamberimiz, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) üzerine olsun.

    Hz. Muhammed (s.a.v.) küfrün ve şirkin en zirvede olduğu bir dönemde, Allah (c.c.) tarafından insanlığa son rehber ve davetçi olarak gönderildi. 23 yıl gibi kısa bir zamanda kusursuz olarak görevini tamamladı. O, elbette Allah’ın (c.c.) yardımı ve rahmetiyle davasını ve davetini başarıyla yerine getirmiştir.

 

    Ancak O(sav) bir insandı. Bu başarıda,  O’nun insani ve kişisel özelliklerinin önemli rolü vardı. Bizi daha çok ilgilendiren de bu yönüdür. Bunların başında, bizzat davet ettiği  dine samimiyetle sarılması ve bu prensiplerin -eksiksiz ve sürekli- ilk uygulayıcısı olması gelmektedir. O kendi nefsini hiçbir zaman müstağni görmediği gibi, yükümlülüklerin dışında da tutmamıştır.

 

      Bunun yanı sıra,  Hz. Peygamber’in davet faaliyetlerinin başarıya ulaşmasının en önemli etkenlerinden biri de, çalışmalarını sabır, azim, inanç ve kararlılıkla sürdürmüş olmasıdır.

 

      Karşısında, insanları sömürmeyi  hak olarak gören seçkin bir zümre, haksızlık ve zulmü kader olarak algılayan ve alternatifi olmayan cahili bir toplum vardı.

 

      Bu cahili değer yargıları ve inanç ilkelerinin karşısına inkılabi ilkelerle çıkan Hz.Peygamber, hem seçkinlerin, hem de zulme uğrayanların büyük tepkisiyle karşılaştı. Çünkü beklenmedik bir anda tek başına bir adam, şirkin kalbinde kıyama durmuş ve insanları Tek İlah’a ve Hakk’a çağırıyordu. Anlamışlardı ki, İslam’ın hayat nizamı ve prensipleri karşısında seçkinlerin sınıf ve nesep farklılıkları, kanun ve düzenleri, makam ve mevkileri, sulta ve hakimiyetleri  yok olacak… Hukuk açısından köleleriyle eşit sayılacaklardı…

 

      İşte bu sebeple, önce Peygamberimizin amca ve akrabaları olmak üzere, şirkin elebaşları karşı koydu. Amcası ve koruyucusu Ebu Talip  bile müşrikler adına aracılık yaptı. O’na dedi ki: “Ey Muhammed, bu söylediklerinden vazgeç. Kavminin ilahlarını kötüleme. Bunu yapmakla kavmini kendine düşman ediyorsun. Buna karşılık bir beklentin varsa söyle” Hatta daha da ileri giderek duygusal bir üslupla; “senin bu inatçı davranışın sebebiyle kabilene de kötülük dokunacak” dedi.

 

      Yüce Resulün cevabı kararlı ve netti: “Ey amcacığım, buna karşılık ben hiçbir ücret    istemiyorum. Güneşi sağ avucuma, ayı da sol avucuma koysalar, yine de hak bildiğim davadan vazgeçmemdiyordu.. Himayesiz kalma pahasına da olsa…

 

      Bir defasında da, Kureyş’in sözü dinlenen liderlerinden,Utbe b. Rebia, kavminden izin alarak, Hz. Muhammed’i, bir takım tekliflerle belki ikna edebileceğini söyledi. Ve O’na(sav) içten bir seslenişle: “Ey kardeşimin oğlu, sen şu getirdiğin ve üzerinde direnip durduğun şeyle makam ya da mal-mülk istiyorsan, seni başımıza geçirelim ve en zenginimiz yapalım... Hasta isen doktora götürelim Evlenmek istiyorsan, seni en güzel kadınlarla evlendirelim” dedi. Peygamberimiz de : Ey Velid’in babası, söyleyeceklerin bitti mi? Diye sordu. “Evet” cevabını alınca..!  Şimdi de sen beni dinle diyerek, Fussilet  Suresi’nin  1-13. ayetlerini okumaya başladı. 13. ayete gelince artık dayanamayan Utbe, Peygamberimizin ağzını kapatarak susturmaya çalışmıştır.

 

      Bu teklifler, ulvi bir davası olmayan, hakikati  kavrayamamış, gerçek hayatın bu dünya ile sınırlı olduğunu sanan kimselerin, hiç de dayanamayacağı cazip tekliflerdi. Bu ne büyük dava idi… Ne büyük imandı…Ne büyük kararlılık idi ki, dünyada erişilebilecek en büyük nimetler ayaklarına seriliyor da, O’nda(sav)  hiç ilgi uyandırmıyordu…  O, bu tekliflere sadece Allah’ın(cc)   ayetleriyle karşılık veriyordu.

 

      Hz. Adem’den günümüze kadar bütün peygamberler ve hak davanın yolcuları zulme ve işkenceye maruz kalmışlardır. Kendi kavmi tarafından dışlanmışlardır. Bu silsileyi devam ettiren Peygamberimize, (dolayısıyla bize) Allah-u Teala , Kur’an-ı Kerim’de  şu uyarıda bulunuyor: “O halde azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret! Onlar için acele etme…! (Ahkaf: 35)

 

     Resulullah(s.a.v.)görevinden ve o yüce daveti yerine getirmekten hiç bir zaman sıkıntı duymamıştır. Ancak bir insan olması nedeniyle, kavminden gördüğü sert tepki, inananlara yapılan eziyet ve işkenceler  ve buna karşı çaresizlik, zaman zaman  O’nu bunaltıyordu. Hicret öncesi inen her ayet, aşağılanmasına, alay edilmesine, ve Mekke Ulularının boy hedefi olmasına neden oluyordu.

 

      Evde, sevgili eşi Hz. Hatice O’nun en büyük destekçisi, yardımcısı ve teselli kaynağıydı. Daha da sıkıntılarını aşamazsa, tek koruyucusu  ve sığınağı olan Rabbine iltica ederdi. Şehirden ve kalabalıklardan uzak bir yerde, bütün içtenliğiyle :   “Ya Rabbi !  Kalbime kuvvet verecek ve benden bu kederi giderecek yolu göster” diye yalvarırdı.

 

      Bir insan, kesin bir imana sahip olur, davasının hak olduğuna inanır, yardımcısı da Allah(cc)  olursa,  onun için başarısızlık söz konusu olur mu..?

Hz. Hatice ve Ebu Talib’i  ardı ardına kaybedince Resulullah(sav), Mekke’de tıkanan daveti  Taif’e taşımak ister.  Ancak, Taif’ten  reddedilmiş, taşa tutulmuş, mübarek ayakları kanlar içinde kalmış olarak döner.  Bu haldeyken bile sebat ve ümidini kaybetmemiştir. Vahye muhatap bir fert aramıştır. Beddua etmemiştir. Rabbine sığınmıştır. Hatta bir tek köle,  Addas’ın iman etmesi O’nun için bu meşakkate yetmiştir.

 

      Uhut’ta zaferin hezimete dönüştüğü sırada, tek başına azim, cesaret ve kararlılığın en büyük timsali olmuştur. Yaralanmasına, etrafında az bir topluluk kalmasına rağmen, geri adım atmamıştır. Öldüğü haberinin yayılması üzerine, yüksekçe bir yere çıkarak, ashabını tekrar toparlayıp, motive etmesini bilmiştir. Mutlak hezimeti önlemiş, mü’minlerin maneviyatını yükseltmek için düşmanı bir müddet takip etmiştir.

 

      Mü’minler, Arap Yarımadası’nın en güçlü ordularına sahip  oldukları  bir  sıradaydı. Allah(c.c)’da güç ve zaferin kendi katında olduğunu unutmamaları için, onları imtihan etmek istiyordu. Müslümanlar Huneyn Vadisi’ne inmişti Pusu kuran düşman, ansızın saldırıya geçti. Müslümanlar birden panik içinde kaçışmaya başladı. Oysa Peygamberimiz hem katırını düşman üzerine sürüyor, hem de ashabını kabile adlarıyla çağırıyor, Rıdvan Biatı’nı hatırlatıyordu. Allah’ın(cc) ifadesiyle; “yeryüzü bütün genişliğine rağmen (mü’minlere) dar geliyordu”(Tevbe.25)

 

      Peygamberimizin bu sebatkarlığı ve cesaretini gören Müslümanlar, kısa sürede, “Lebbeyk, Lebbeykdiyerek toparlandılar. Allah’ın(c.c) inayetiyle zafere ulaştılar. İşte azim, sebat ve şecaatin zirvesi her halde bu olsa gerek Sadece davet ve sosyal hayatta değil, savaşın en zor anında bile dengeleri alt-üst  edebilen  insani erdemler,  seciyeler…

 

      Hz.Peygamber(sav) biz Müslümanlar için en güzel örnektir. O’nun getirdiği vahyi ve hayatını bir bütün olarak öğrenip, iman etmeli ve yaşamalıyız. Etrafımızda cereyan eden olumsuzluklar bizi umutsuzluğa götürmemeli. İnancımızda ısrarcı ve ihlaslı olmak zorundayız. Bu yolda sabırla, azim ve irade ile gayret, tüm inananların Rabbine karşı bir sorumluluğudur.

 

      Unutmamak gerekir ki, Peygamberimizin örnek hayatında da görüldüğü gibi; inananlar, inancında azim ve kararlıkla direnenler ve sabredenler mutlaka zafere ulaşacaktır.

Leave a response

Your response:

Categories